Üç Açlık ya da Ruh Sağlığı Yasası

  1. Eskilerden kalma çok muhteşem bir sözümüz vardır.

“Hayat boşluk kabul etmez.”

Gerçekten de öyle değil midir?

Bir tarlayı ekime hazırlayıp da, hiçbir şey ekmeden boş bırakacak olursak; bir süre sonra tarlanın aklımıza bile gelmeyen yabancı otlarla dolduğunu görürüz.

Deve dikeninden ayrık otlarına kadar, onlarca yüzlerce yabancı ot kaplar tarlayı…

İnsan da böyledir…

Tıpkı ekime hazırlanmış bir tarla gibi…

Üstelik insan tarla toprağından daha verimlidir…

Bu bakımdan insanın ekime hazır olan kısımlarını yani boşluklarını yani açlıklarını yerinde ve zamanında, sağlıklı olarak gereğince ve yeterince doldurmazsak yani beslemezsek…

Birileri gelir boş bıraktığımız, beslemediğimiz, besleyemediğimiz o boşlukları, o açlıkları keyfince doldurur yani besler…

O zaman çokça kullandığım şu sözün sonucuyla karşılaşırız:

“İnsan nasıl beslenmişse öyle seslenmeye başlar.”

Bir başka ifadeyle o artık sahibinin yani kendisini besleyenlerin sesi olmuştur…

İsmi cismi bizden, zihni ve ruhu bizden değildir.

Bir süre sonra cismi de bizden uzaklaşabilir.

Bizimle olmaktan, bizimle aynı yolda, aynı yöne yürümekten haz duymaz olur.

Bizim milletçe hiçbir derdimiz, hiçbir meselemiz, hiçbir tasamız onun tasası değildir.

Oysa o bizim geleceğimizdi…

Oysa o bizim geleceğe uzanan elimizdi…

Oysa biz milletçe umudumuz ona bağlamıştık…

O büyüyecek, gelişecek, güçlenecek ve ceddimizin şanını taşıyacaktı ufukların ötesine…

Elbette bu şan kuru bir kavgayı ufuklar ötesine taşımak olmayacaktı…

İlayı kelimetullah yüklü olacaktı bu şan…

Bu şan gittiği yere adalet ve huzur götürecekti…

Çünkü bu şanın sahibi insandı…

Bizim insanımız…

2. İnancımızın ana kitabı ‘Oku’ diye başlar…

Biz O ana kitaba inanan ve sımsıkı sarılmak isteyen insanlar olarak ‘acaba neyi okuyacağız’ demeye kalmadan, ana kitabımız neyi okuyacağımızı söyler:

‘O, insanı alakdan yarattı’

Evet, okuyacağımız şey bellidir artık:

Bizden insanı okumamız istenmiştir…

Hangi insanı mı diyorsunuz?

Hz. Ali’nin (ra) diliyle söyleyecek olursak:

“Sanırsın ki sen küçük bir şeysin, halbuki sen büyük âlemsin, kâinat sende dürülür.”

Kainatın kendisinde dürüldüğü insanı okuyacaktık.

Hz Ali’den (ra) asırlar sonra insanı okumamız gerektiğini Hacı Bektaş Veli (ks) ne güzel dile getiriyordu:

“Okunacak en büyük kitap insandır.”

Bir batılı düşünür, W.E.Channing, Hacı Bektaş’tan (ks) yaklaşık altı asır sonra, aynı gerçeğe vurgu yapıyordu:

“Okumasını bilirsen, her insanın bir kitap olduğunu göreceksin.”

Evet, insanı okumalıydık…

İnsanı okumalıydık ki, onun ihtiyaçlarını öğrenmeli ve o ihtiyaçları yerinde, zamanında, gereğince ve yeterince gidermeliydik…

İnsanın ihtiyaçlarını yerinde, zamanında, gereğince ve yeterince gidermezsek, olacaklar belliydi…

Öyle ya, hayat boşluk kabul etmezdi…

3. Hacı Bektaş Velinin (ks) diliyle:

“İnsanın okunacak en büyük kitap” olduğunu bilip okusaydık karşımıza öncelikle üç ana boşluk ya da üç ana açlık çıkardı:

Bedeni, zihni, ruhi boşluk ya da açlık…

Bedeni açlığı daha alt gruplara ayırıp inceleyebiliriz…

Fakat ne kadar çok alt gruplara ayırırsak ayıralım, görürüz ki, en kolay giderilecek açlık bedeni açlıktır.

Elbet zihni ve ruhi açlığı gereğince ve yeterince giderecek olursak.

Zihni açlığı gidermek, bedeni açlığı gidermeye göre çok daha fazla çaba göstermeyi gerektirecektir.

Ruhi açlığı gidermek ise zorun zorudur.

Bu üç açlığı hacim olarak örneklendirecek olursak:

Bedeni açlık üç beş litrelik bir hacme sahip olurken…

Zihni açlığın hacmi göller barajlar gibidir…

Ruhi açlığın hacmi mi?

Okyanuslardan da büyük…

Ve biz millet ve devlet olarak ruhi açlığın giderilmesiyle ilgili fazla bir çaba göstermiyoruz.

Gençlerimize kazandırdığımız diplomaların, onların ruhi açlığını gidereceğini sanıyoruz.

Eğitim kurumlarımız bu sanının gereğini yapıyorlar ve her kademedeki eğitim kurumlarımız birer diploma fabrikası gibi çalışıyor…

Ve diploma fabrikası gibi çalışan eğitim kurumlarımızdan diplomalarını alan fakat ruhi boşlukları dolmayanlar gözlerini kırpmadan arkadaşlarını, annelerini babalarını, öğretmenlerini, hocalarını, doktorlarını öldürebiliyorlar…

Soygunun, gaspın dik alasını yapabiliyorlar…

Rüşveti çok ustaca alabiliyorlar…

Yalanı çok rahat söyleyip insanları kandırabiliyorlar…

İftiranın en akla gelmezini atabiliyorlar…

Üç kuruşluk çıkar için gerektiğinde dokuz takla atabilyorlar…

Güçlünün karşısında yusyuvarlak, tostoparlak olabiliyorlar…

Bakalım TBMM’ye sunulan ‘Ruh Sağlığı’ Yasası bütün bu ve benzeri olumsuzlukları giderip, insanı asli kimliğiyle yani insan olarak ayağa kaldırabilecek mi?

Umalım ki, olsun…